17 Kasım 2008 Pazartesi

Onlar Hep Oradaydı-Sunay Akin

Uzun zaman oldu kitaplar hakkında yazmayalı(bloguma birşeyler yazmayalı da baya olmuş) ve hazır güzel bir kitap okumuşken, birazda yazıya ön hazırlık yapmışken sıcağı sıcağına birşeyler karalayayım diyorum :)
Kitabımız başlıktanda belli olacağı gibi Sunay Akın'ın "Onlar Hep Oradaydı" adlı kitabı.Kütüphaneden yani okuldaki ikinci yuvamdan aldım.Uzun bir süre kütüphanede güncel kitaplar, romanlar (vs.) aramamızın sonunda tam da umudumuzu kesmişken bir arkadaşın sayesinde bir sürü güzel kitabın olduğu o köşede buldum onu..

Konusu, Sunay Akın diyince aklıma ilk gelen şey yani Kızılderililer :) Kitabın içinde hep yazmayı istediğim ama bir türlü yazamadığım türden denemeler bulunuyor. Birbirinden çok ayrı gibi görünen bazı olayları, ortak bir kelimeden/kişiden ya da başka bir ortak bağıntıdan öyle güzel bağlamış ki Sunay Akın..İmrenmemek elde değil...Ama biraz gerçekçi bakarsak, yazarın diğer kitaplarını okumamış beni, biraz zorlayan türden bir kitaptı. Çünkü bir yazıda o kadar çok şeyden bahsetmiş ki, iki karış havada gezen aklım anlamakta biraz zorlandı :-f İki, üç kere okuduğum yerler bile oldu! Ama genel olarak bakarsak beğendim :)
Kitabın en beğendiğim başlıkları:

  • Bush'u Bush'una Bir Savaş Daha
  • Nazım Hikmet ve Kadın Kalbi
  • Bilinmeyen bir Ay öyküsü
-
"Amerika'nın haritasını çizmekten, ülkenin geleceğini Amerika'ya çizdirmeye...Nereden kalkıp, nerelere geldik?" /Saray Haremindeki Amerika

"Yaşlı Kızılderili çadırın önüneoturmuş, birbirleriyle dolaşan iki köpeği izlemektedir.Yanına gelen torununa 'bak oğlum' der 'şu köpeklerden beyaz olanın adı iyilik, siyah olanın adı kötülüktür.' Çocuk köpeklerden hangisinin kazanacağını sounca da, şu karşılığı alır: 'Ben hangisini beslersem o kazanır!..'


Beyaz Adam'ın Amerika'ya yayılmaya başladığı ilk yıllarda, bir Kızılderili, avladığı hayvanın kürklerini getirdiği pazar yerinde öldürülür.Kızılderililer kürkleri çalınan yerlinin öldürülmesine bir anlam veremezler.Beyaz adam bunu neden yapmıştı ki?O zaten, kürkleri Beyaz Adam'a vermek için gelmişti pazar yerine!...
Pazar yeri Kızılderililerce lanetlenir ve oraya "Büyük Sarhoşun Yeri" adı verilir.Kızıl derili dilinde o yerin adı, 11 eylül'de yıkılan Dünya Ticaret Merkezinin bulunduğu "Manhattan"dır!." /Bush'u Bush'una bir Bir Savaş Daha! " /

"Gökdelen"
Yüzyıllara ışık tutan
Bir kadın kıyıda ağlamaklı
Yanaklarında öfke
Eteklerinde kan
Düşmüş gökkuşağı belinden

Güneşli bir coğrafyada
Çekmiş perdelerini gökdelen
Bir bayrak çırpınıyor
Takvimsiz bir kasırgada
Asya kıyılarından esen

Kitapların yazdığından
Da önce başladı fırtına
Düşürür yıldızlarını tek tek 
Çaresiz bir bayrak boşluğa"
Rıfat ILGAZ
 
*Kavanozdaki Yürek
doktor litman imre'nin masasında 
bayan Çabai yanoş'un yüreği 
birazcık kibirli birazcık mahsun 
duruyor içinde bir kavanozun 
kayısı güllerinin arasında. 

incecik yarılmış ortasından 
yüreği bayan çabai yanoş'un 
yarayı açan ne doktor,neşter mi? 
yoksa hasretlik mi,acı sözler mi? 
bir ağlayan var mı arkasından? 

otuzundaymıs baktım etikete 
bayan çabai yanoş'un yüreği
evli miydi,ne iş tutar bay yanoş? 
belki şimdi rojaket'te oturmuş 
çekiyor akşamı seyrede ede. 

duruyor kavonozda çırılçıplak 
bayan çabai yanoş'un yüreği. 
bayan kac kere böyle bir kaba 
reçel kaynatarak koydu acaba? 
elbet gazlı bezden değildi kapak. 

kendi gitmişse de içinde odanın 
bayan çabai yanoş'un yüreği. 
almış da karşısına doktor 
sırlarına ermeğe çalışıyor 
belki bir damarın,belki bir sevdanın. 

akıllı bir doktorun masasında 
bayan çabai yanoş'un ki gibi 
yüreğimiz,güllerin arasında 
bizlerden sonra da faydalı olsun 
icinde tertemiz bir kavanozun. 
 Nazım Hikmet

11 Haziran 2008 Çarşamba

1984-George Orwell

    Winston Smith, "Doğruluk Bakanlığı"nda çalışmaktadır.İşi özel bir borudan, ona gelen notları eski verilerin ve bilgilerin yerine yazmaktır yani tarihi değiştirmektir.İşinden memnun, işini iyi yapan biridir.Ama bir gün Winston için herşey değişir.Tüm olacaklar Winston'un antika eşyalar satan bir dükkandan, yaprakları yumuşacık bir defter ve mürekkepli kalem almasıyla başlar.Bu özel defteri günlük yapmaya karar verir."Tele Ekran"dan görülmeyecek şekilde saklandıktan sonra günlüğünü yazmaya başlar ve artık o bir düşünce suçlusudur hem de düşüncelerini yazmaya cesaret edebilmiş.Suçu "Büyük Birader" diye biri olmadığını, devleti yönetenlerin tarihle oynadıklarını, insanların kandırıldığını düşünmesidir.Bu düşüncelerini doğrulayacak kaynak, ona inanacak kişi arayışına girer."Doğruluk Bakanlığı"nda çalışan "Anti-Sex" adlı örgütün üyesi olan Julia ve devletin önemli adamlarından olan O'Brien'in da kendisiyle aynı düşünceleri paylaştıklarını düşünür.Kısa bir süre içinde de bu düşüncelerini doğrulayan üç kağıt eline geçer.Birini Julia gizlice avucuna sıkıştırmıştır ve içinde "Seni Seviyorum" yazmaktadır.Julia da artık düşünce suçlusudur çünkü birini sevmiştir.Julia ile birlikte "düşünce polisi"nin olmadığı gizli yerlere giderler ve Winston'un uzun seneler önce  ayrıldığı ama resmiyette eşi olan kadını aldatırlar.Bu gizli buluşmalarında hatırladıkları geçmişlerini paylaşır, kendilerince mutlu olurlar.İkinci kağıdı ise O'Brien, "Yeni Konuş" için yapılacak sözlüğe katkıda bulunmasını bahane ederek "tele ekran"ın gözü önünde ona vermiştir ve içinde O'Brien'in adresi yazmaktadır.O'Brien'in evine Julia ile beraber gittiklerinde, O'Brien, Winston ve Julia'ya yemin ettirir ve bir kaç gün içinde onlara bir kitap ulaştıracağını bu kitabı okuduklarında merak ettikleri şeylerin cevabına ulaşacaklarını söyler.Üçüncü kağıt ise ona yapması gerekenleri anlatan borudan düşer.Bu kağıt zaman içinde borunun içinde sıkışmış, tarihin değiştirildiğinin kanıtı olan bir fotoğraftır.Fakat Winston bu fotoğrafın kıymetini tam olarak anlayamadan el alışkanlıyla tarihin yok edildiği, ateşe atar.
    Winston kendindeki bu değişimi, iş arkadaşları ve komşularından saklamak, kitabı okumak ve Julia ile daha rahat birlikte olabilmek için, günlüğünü aldığı dükkanın üst katını kiralar.Burası, Büyük Birader'in çalışanlarına verdiği dairelerden çok farklıdır.Eski tarzda döşenmiştir ve odada "Tele Ekran" yoktur!Onlar için "Tele Ekran"nın olmaması çok büyük bir avantajdır çünkü "Tele Ekran" hem alıcı, hem verici olarak kullanılan bir alettir ve düşünce suçlularını yakalamakta kullanılmaktadır.Julia ile beraber buluştuklarında, Julia elinde gerçek çikolata, gerçek ekmek vb. ve sadece sokak kadınlarının kullandığı adi bir kaç makyaj malzemesi ile gelir.Bunlar ikisininde sadece adlarının duydukları ama gerçeklerini görmedikleri şeylerdir.Çünkü onların yaşadığı zaman diliminde, herşey yapaydır.Bu gizli kiralık oda da kitabı okumaya başlarlar ve devletin yapısını anlamaya başlarlar.Kitaba göre;

[...]
Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği artırmaksızın, endüstri çarkını döndürmektir.Üretim sürdüğümeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı.Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli savaş durumunda olmaktı.(...)Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri üretmeksizin işgünü kullamasının akıllıca bir yoludur.[...]Yeni silahlar bulmak için araştırmalar aralıksız sürdürülmektedir, zeki beyinler için tek doyum alanı buradadır.Okyanusya'da, şu anda eski anlamdaki bilim artık yaşamamaktadır.Yenikonuş'ta "bilim"i karşılayacak bir sözcük yoktur(...)Teknik gelişmeler, eğer insan özgürlüğünü biraz daha kısıtlamaya yarıyorsa kullanılır.
[...]
...Televizyonun yapımı ve aynı aygıtın, hem alıcı hem verici olarak kullanılmasını sağlayan teknik gelişmeler, özel hayata son verdi.Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutalabilmesi sağlandı.Böylece tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluşması sağlandı.[...]karşıt olayların ve kavramların birbirine bağlanması, Okyanusya toplumunun en belirgin yanıdır.Resmi ideoloji, gerek olmayan yerlerde bile çelişkilerle doludur.Böylece Parti, sosyalizm akımının savunduğu tüm ilkerleri yadsır, kötüler ve sonra bunun sosyalizm adına yapıldığını söyler.İşçi sınıfının yüzyıllardır hor görüldüğünü söylerken, kendi Parti üyelerine, işçilere giydirilen ve bu nedenle kabul edilmiş uniformaları giydirir.Aile bağlarını düzenli bir biçimde çürütürken, önderini doğrudan aile duygularına seslenen bir adla-Büyük Birader- çağırır.(...)Gewrçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir.Eğer eşitsizlik sürdürülecekse -yani yüksek grup yerini koruyacaksa- zihinsel koşullar, denetlenmiş olmalıdır.
[...]
Kimse yönetime onu bıramak için geçmez.İktidar araç değil, amaçtır.Kimse devrime bekçilik etmek için diktatörlük kurnaz; devrim diktatörlüğü kurmak için yapılır.Baskı kurmanın amacı, baskı kurmaktır.İşkencenin amacı işkencedir.İktidarın amacı, iktidardır.
[...]
    Julia ve Winston, dışardan gelen seslerle uyanırlar.Düşünce polisi onları bulmuş, teslim olmalarını istemektedir.Teslim olmadan önce birbirlerinden asla vazgeçmeyeceklerine söz verirler ve düşünce polisi içeri girer.hayret verici bir an.Düşünce polisi aslında, odayı kiraladıkları, günlüğü aldığı antikacıdır!O yaşlı görünüşü gitmiş gençleşmiş ve gerçek yüzüde ortaya çıkmıştır.Meğer odada "tele ekran" varmış ve her hareketleri izleniyormuş!
    Oradan, Sevgi bakanlığına götürülürler.Sevgi Bakanlığı hiç penceresi olmayan, yerin bilmem kaç kaç altına inen korkunç bir yapıdır.Orada Winston'a çeşitli işkenceler yapılır böylece devlet hakkında düşündüğü ve okuduğu tüm bilgileri bir tarafa bırakarak, devlete yani partiye koşulsuz itaat etmesi sağlanır.Düşünceleri kontrol altına alınır.Ama hala duyguları kontrol altına alınamamıştır.Ama Sevgi bakanlığında bununda bir çözümü vardır.Winston'un yüzüne fareleri yaklaştırınca, farelerle kendi arasına Julia'ya koyar.Çünkü koyacak başka kimsesi yoktur.Benim yüzümü ısırmasınlar, Julia'nın yüzünü ısırsın, der.
    Sevgi Bakanlığından gönderildikten sonra çok rahat koşullar altında, hiç izlenmeden yaşamaya başlar.Ama hiç arkadaşı yoktur ama bunun onun için bir önemi de yoktur.Bir gün yolda Julia ile karşılaşır.Julia'da korkusuna yenik düşüp onu satmıştır.Birbirlerinden özür dileyip, dostça ayrılırlar.Ve geçen hergün, Parti ve Büyük Birader'e olan bağlılıkları artarak yaşamaya devam ederler.

Adını ilk kez, lisedeyken Felsefe dersinde korku ütopyası olarak duyduğum daha sonraları da bir çok kez işittiğim bir kitaptı.Kitap üstüne söylenecek çok şey var aslında.Ama bunları nerelerinden tutupta, nasıl bir bütünlük içinde söyleyeceğimi bilemiyorum.Bildiğim, kitapta anlatılanların gerçekten korkunç olduğu ve her geçen gün kitapta anlatılanlara yaklaştığımız.
Aralarda sıkılsanız bile okumaya devam etmenizi tavsiye edebileceğim bir kitap.

Ekşi Sözlükte 1. yazı-2. yazı
Wikipedia'da
Bkft Hacettepe'de

10 Haziran 2008 Salı

GERMİNAL-Emile Zola

Emile Zola'nın tanınmış, 1993'te sinemaya da uyarlanmış kitabı.Filmi Türkçeye Tohumlar Yeşerince diye çevrilip, gerçek adıyla yayımlanmış.Germinal'ın kelime anlamı ürün ve bereket demekmiş.Kitabın adını beğendim, söylemesi çok havalı ama kitaba pek yakıştıramadım çünkü kitapta bereket olarak söyleyebileceğim tek şey bahtsız, baş belası çocuklar.Emile Zola kitabın sonuna dokunarak, insanlara umut vermek amacıyla kitabının adını öyle koymuş.Oysa ki, kitabın sonu da öyle ahım şahım mutlu sonla bitmiyor.Hatta biraz daha aşırıya gidersem, ağlanabilecek bir son.
Kitapta maden işçilerinin hayatı, en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor.Anlatımını beğendim bazen kendini bir maden işçisi gibi hissediyorsun.Yalnız okurken biraz sabırlı olunması tavsiye olunur.Çünkü olaylar, birbiri ardına gelmiyor.Yazar araya fikirlerini bazen bir kahramanın ağzıyla, bazen de direkt kendisi söylüyor.
Kısa bir özet geçersem; maden işçileri çok zor şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.Kumpanyanın onlara verdiği para yemek ihtiyaçlarını ancak karşılamaktadır.Bu yüzden madenciler, çok çocuk yapıp daha çok para kazanmayı amaçlamaktadırlar.Madencilerin bu tutumları, çocuklarını denetleyememelerine, çocuklarının çok küçük yaşta gayri meşru ilişkiler yaşamasına neden olmaktadır.Yaz akşamları, çayırlıklarda yürürken uygunsuz vaziyetteki gençlerle karşılaşmak, artık sıradan bir şey olmuştur.Genç kızlar bluğa ermeden, bekaretlerini kaybetmekte, onlara ucuz kadın muamelesi yapılmaktadır.Sosyal yapı alt üst olmuş durumdadır.Ama herşeye rağmen madenciler hayatlarından memnundurlar çünkü hayatı sorgulamadan sadece çalışmayı düşünen, bir parça kuru ekmekle doyduktan sonra da kadınlarıyla gecelemeyi mutluk saymaktadırlar.Ta ki aralarına bir yabancı gelene kadar.O, Etienne'dir.
Etienne Lantier, şeflerine olan saygısız hareketlerinden dolayı kovulmuş bir makinisttir.Aç bilaç kendine iş ve ekmek ararken yolu Montsou'ya gelir.Montsou'da maden ocakları vardır, orada iş bulamayacağını düşünürken şartlar onu zorlar ve bir günlüğüne madende çalışmaya karar verir.O ilk günden sonra bir daha çalışmak istememesine rağmen, iş arkadaşı Catherine'e ilgi duymaya başlayınca ve kalacak yer bulunca, oranın kalıcı, başarılı işçilerinden olur.Fakat, kumpanyanın zaten az verdiği ücreti, yanlış payanda vurulması bahanesiyle kesmesi, Etienne başkanlığında işçilerin greve gitmelerine sebep olur.İşçiler, kumpanyanın düşündüğünden daha uzun süre greve devam eder.Açlık bir süre sonra başlarına vurup, çevreye, madenlere zarar verip, zengin insanlara saldırırlar.Fakat herşeyin bir sonu ve bedeli vardır.Ve grevin sonunda, bunun bedeli de en acı şekilde ödenir.
Madencilerin durumu böyleyken, işverenlerin durumu da hiç iç açıcı değildir.Evet, onlar çok para kazanıp, istedikleri gibi yaşamaktadırlar.Ama saadetleri yoktur.Hele de Mösyö Hennebeau'nun hayatı...Severek evlendiği karısı, onu sevmemekte, onun gözünün önünde başka adamlarla kırıştırmakta, hatta onu adatmaktadır.Son vukatı ise kocasının yiğeni Negrel'dir!Madam Hennebeau, bir taraftan Negrel'i evlendirmeye çalışır, diğer taraftan da ahlaksızlığın son sınırlarını yaşar...Mösyö Hennebeau, eğer Negrel evlenirse, karısının işçi sınıfına düşecek kadar seviyesizleşebileceğini düşünür ve Ceceli(Negrel'in nişanlısı) öldürüğünde çok sevinir!Tam bir trajedi!
Okurken, işçilere ve yöneticilere bir taraftan hak verirken, diğer taraftan çok ağır suçlarla itham edebilirsiniz.Ama öyle bir sefaletin içinde kim olsa, öyle davranır demekten de insan kendini alamıyor.
En etkilendiğim yerler, Souvarin'in madene yaptığı sabotaj ve sabotaj sonucunda Catherine ve Etienne'in kurtulmak için çabalayışları, Catherine'in su içmek için eğildiğinde Chaval'ın cesediyle karşılaşması...Anlatılmaz, yaşanır denilecek bir an.Eminim, kitapta anlatılanlar bile az gelir, o durumu anlatmaya.
Okumak için aradığınız kitabın size bir şeyler katmasını, bazı duygularınızı harekete geçirmesini istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun.
-
Germinal/Emile Zola hakkında söylenenler

Germinal hakkında söylenenler

10 Mayıs 2008 Cumartesi

CİMRİ-Moliere

Moliére'ın Cimri'si Harpagogon, şimdiye kadar gelmiş geçmiş en ünlü cimridir.Cimriliği çevresinde yaşayanların canına tak dedirtmektedir.Oğlu Cléante ile kızı Elise'ye bile tek kuruş koklatmamaktadır.
Bir gün Cléante, Elise'ye Marianne adında güzel bir kızı sevdiğini söyler.Bunu mutlulukla karşılayan Elise ile beraber babalarına bu isteklerini söylemeye giderler ama Harpagon'un da onlara bir haberi vardır.Daha onlar evlilik lafını açmaya kalmadan Harpagon bu konuya değinir.Cléante'ye zengin dul bir kadın almaya, kendine ise fakir ama genç, güzel, temiz bir aile kızını, az bir çeyizle de olsa almaya karar verdiğini söyler.Ve bu fakir kız tabiki de Mariane'dir..Bunu duyan Cléante'nin midesi bulanır ve sahneden uzaklaşır.Harpagon, Elise'yi Anelseme adında bir zengin yaşlı adamla hemen o akşam nikah yapacağını söyler.Elise buna itiraz etmeye çalışır, yaşlı bir adamla genç bir kızın uymayacağını söyler.Anlaşamayınca Harpagon Valére'yi hakem kabul eder.Valére, daha konuyu bilmeden Harpagon'un haklı olduğunu söyler.Konuyu öğrendikten sonra da suyuna gitmek amacıyla yine Harpagon'u savunur.Aslında Valére, Elise'nin sevgilisidir, Elise'yi ölümden kurtaran, zengin bir babası olan ama babasının izini kaybeden bir yakışıklıdır.Haragon'a yaranmak için onun vekilharcı olmuştur ve bir çok yerde Harpagon'un tarafını tutarken aslında onunla dalga geçmektedir...Bu olayda da tatlı dille, dalkavuklukla onu bu fikirden vazgeçirebileceğini en azından nikahı erteletebileceğini düşünmektedir...
Harpagon, Frosine adında bir kadından Mariane, evlenme teklifini götürmesini ve onun bu fikri kabul etmesini sağlamaya çalışmaktadır.Frosine, Mariene'yi, Harpagon'un 3 aya varmaz, öleceğini söyleyerek ikna etmeye çalışır.Harpagon'a ise, kızın yaşlı adamları sevdiğini, Harpagon'a seve seve varacağını söyler...
Mariane, Harpagon ile tanışmaya gittiğinde yanlarında Cléante ve Elise'de vardır.Cléante, babasının ağzından söyler gibi yaparak, Mariane sevgisini anlatmış, babasının değerli yüzüğünü zorla kıza vermiştir.Frosine, çöpçatanlık yapayım derken, az kalsın iki gencin sevdasına incir ağacı diktiğini farkedip, durumumdan hem maddi çıkar sağlayarak işi olması gerektiği gibi yapmaya çalışmaya niyetlenmiştir.
Cléante'nin, Mariane olan tavırlarından şüphelenen Harpagon, onu denemiş ve Mariane'yi, ona yar etmeyeceğini söylemiş bu yüzden kavga etmişlerdi.Onlar kavga ederken, La Fléche-Cléante'nın uşağı- Harpagon'un bahçeden gömülü olan 10000 eküsünü çalmıştır ve İlk perdedeki dileğini yerine getirmiştir.Bunu Cléante'ye söyleyip, artık Mariane ile evlenebileceğini söylemiştir...
Parasının çalındığını anlayan Harpagon, bir komiser çağırıp, gerekirse mahkemeyi mahkemeye vererekde olsa parasına kavuşmayı amaçlamaktadır.İlk sorguya çekilen Jacques Usta-aşçı ve arabacı- parayı Valére'nin çaldığını söyleyerek, ondan intikam almaya çalışır.Valére ise onunla Elise'nin ilişkisinin anlaşıldığını sanarak savunmaya geçer.Ama Harpagon'un ilgilendiği konu kızı değil parasıdır.Bu arada, Anselme gelir.Nişanlısının başka birini sevdiğini öğrenince bu evlilik işinden vazgeçer.Harpagon'un elinden kurtulamayan Valére, artık kimliğini saklamaz ve Dom Thomas d'Alburey'in oğlu olduğunu söyler ve bunu ispatlar.Böylece, Valére ile Mariane'in kardeş oldukları, Anselme 'nin ise onların babaları olduğu ortaya çıkar.Anselme, eskiden Napoli'nin soylu ailelerindendir.Fakat, Napoli kargaşası çıkınca ailesiyle beraber, Napoli'yi terk ederken geminlerinin batması sonucuyla ailesinden ayrılmıştır ve onların öldüğünü sanmaktadır.Fakat Allah'ın işine bakın ki her biri, farklı yerler de yaşama tutunmuş, bu yaşa kadar gelmişlerdir.Bu büyük mutluluğun üzerine Anselma, çifte düğün yaparak, tüm sevenler evledirmeye karar verir.Cléante, babasına çalınana parasını iade eder.Bu olaydan en çok Harpagon kârlı çıkmıştır çünkü hem iki çocuğunu da hiç bir masraf yapmadan evlendirmiş, hem de paracıklarına kavuşmuştur :)
-
Kitap bittikten sonra bunu sahnede izlemenin keyfini düşündüm ve Harpagon rolüne en uygun kişi olarak Haluk Bilginer'i seçtim.Çünkü abartılı rolleri, kendine o kadar iyi yakıştıran başka biri aklıma gelmedi.

05 Nisan 2008 Cumartesi

İnsan Ne İle Yaşar-Tolstoy

Tolstoy'un üç ayrı hikayesinin yer aldığı, ders verici özelliği çok olan bu kitaba bayıldım diyebilirim.Kolay okunan, anlaşılır, incecik bir kitap.(Kalın kitaplardan gözü korkarlara duyurulur.)
Sindire sindire okunması gerektiğini düşünüyorum.

İlk hikaye kitaba adını da veren "İnsan ne ile yaşar":
Hikaye, ayakkabı tamircisi Simon'un kürk almak için evden çıkmasıyla başlıyor.Simon, eşinin biriktirdiği parayla kürk alamıyor eve gitmeden önce efkârında içiyor.Eve dönüş yolunda bir türbenin yanında soğuktan donmak üzere olan Mihael'i buluyor.Onu eve götürmeye karar veriyor.Fakat eve vardıklarında kürkün alınmadığını öğrenen Simon'un eşi, yanında çıplak bir adam getiren Simon'a kızıyor.Simon'un tanrıyı hatırlatmasıyla yumuşayan kadın, Mihael ve Simon'a yemek hazırlıyor ve Mihael'in yüzünde ilk kez bir gülümseme oluşuyor...
Hikayenin sonunda üç kez gülümseyen Mihael, ait olduğu yere dönüyor ve bizlere üç önemli ders bırakıyor.Bunlar:İnsana sevinin egemen olduğu, insanın bir dakika sonra başına ne geleceğini bilmediği ve insanın ne ile yaşadığı.
İkinci hikaye:"İnsanın Ne Kadar Toprağa İhtiyacı Var?"
Pahom'un eşinin, kızkardeşiyle konuşmalarıyla hikaye başlıyor.Arada geçen bir söze karşılık Pahom'un söylediklerini şeytanın duymasıyla ise şeytanın oyunu başıyor.
Şeytan, Pahom'un içine toprak sahibi olma tutkusunu yerleştiriyor.Pahom toprak sahibi olmakla beraber, gururunu ve saygısını kaybediyor.Daha çok toprak sahibi olmak için elinden geleni yapıyor.En son Başkır denilen yerde çok ucuza toprak satıldığını öğrenince oraya gidiyor.Oradakiler bir gün boyunca işaretlediği her yeri gerçekten de çok ucuza vermeye razı oluyorlar.Fakat günbatımında başladığı noktaya dönemezse verdiği parayı iade etmeyeceklerini söylüyorlar.Sabah olduğunda işaretlemeye başlayan Pahom, günbatımında ilk işaretlediği yere zor zekat gelebiliyor fakat tam o sırada da ruhunu Azrail'e teslim ediyor.Pahom'un gözünü ancak iki metrelik bir toprak doyuruyor.
Üçüncü hikaye:"Bey İle Uşağı"
Bey, kendi arazisine yakın bir yerde toprak almak için kara kışın ortasında, eşinin ısrarı üzerine uşağını da alarak bir yolculuğa başlıyor.Fakat yolculuk sırasında yollarını kaybediyorlar.Yollarını bulduklarında kendilerini bildikleri bir kasabada buluyorlar.Yeniden yola devam etmeye karar verip, yola koyuluyorlar fakat yine yolu kaybediyorlar.Arabalarını çeken atın sayesinde tekrar o bildikleri kasabaya geliyorlar ve beyin bir tanıdığında kalıyorlar.Fakat bey tarlanın satılma ihtimalinden korkararak, ısrarlara rağmen, geceleyin yoluna devam ediyor.Aksiliğe bakın ki, yine kayboluyorlar, üstüne üstlük fırtına hızını iyice artırıyor.Durdukları yerde sabahı bekleyeme karar veriyorlar.Sabahı beklerken bey, soğuktan donmaktan korkarak atı aldığı gibi tek başına yoluna devam ediyor, uşağını ölüme terkediyor.Yolu bulamayınca bey, tekrar uşağının yanına geliyor.Uşağı o gelince, ölmek üzere olduğunu söyleyerek vasiyetini bırakıyor.Uşağına haksızlık yaptığını anlayan bey, onu donmaktan korumak için kürkünü uşağıyla paylaşıyor.
Sabah olduğunda bey donarak ölüyor, uşaksa beyin sayesinde donmaktan kurtuluyor ve köylülerin yardımıyla hayata dönüyor.

Kitaba genel olarak baktığımızda hırsın insanlara verdiği zarar çok net olarak görülüyor.Ayrıca Tanrı'nın(Allah'ın) varlığını çok net hissetmemizi sağlıyor.
Yazar, yaşamın ve ölümün anlamı son iki hikayede epeyce kurcalanmış.Size hayatın anlamını sorgulatan sorular sordurtuyor.
Okunması şiddetle tavsiye olunur.

20 Mart 2008 Perşembe

AY ÇÖREĞİ-Piraye ŞENGEL

Piraye Şengel'in okuduğum ilk kitabı Ay Çöreği oldu.Yazarın bundan başka 6 kitabı daha varmış.
İlk polisiye kitabı 1994'te çıkardığı Gölgesiz Bir Kadınmış yani Ay Çöreği polisiye türünde yazdığı ikinci romanı oluyor.

EvvelZamanİçinde'nin kitap hakkında yazdığı yazıdan etkilenerek aldığım bu kitabı maalesef beğenmedim.Oysa ki büyük bir umutla okumaya başlamıştım.Beklediğimi bulamadım..Bunda benim yüksek gerilimi seven yapımın, yazarın ise şiddet dozu yüksek olmayan şeyleri sevmesinin ve de kurguda bazı hatalara rastlamamın etkisi büyüktür..

Kitabın adı ve ön kapağı güzel.Kitap ilk bakışta hanımhanımcık duruyor ama arada "şş noluyoruz kardeşim, aile var burda!" dedirtecek yerleri de var.(Ama kitapta yazan şeyler olmayan şeyler değil.Birilerinin ahlakî yönden ne kadar bozulduğumuzu da göstermesi gerekiyor.Bunu yapmaya mı çalışmış yoksa kitabı uzatmaya mı çalışmış anlamadım ama.)
Arka kapakta tanıtıcı olarak

"...Suçum merakımın bir parçası...Ben bir hacker'ım.Bize tek tek engel olabilirsiniz belki, ama hepimizi durduramazsınız. ..."
diye devam eden bir kısım olmamış.Bence kitabın konusuna daha uygun bir yerden alıntı yapılmalıydı.Çünkü bu olay Melek'in kocasının ölümüne göre daha arka planda kalıyordu.

Kitapta en sevdiğim, bana en doğal gelen karakter Azade ve Metin'in eşi Nurten oldu.Sevda'nın , Bülent'in, Melek'in ve Cem Öztürk'ün karakterleri de olması gerektiği gibiydi.Ama diğer karakterlerin seçimi kitabın arkasında dendiği gibi kardeşimiz veya kapı komşumuzun kızı olabilecek yapıda değildi.En bariz olarak yan karakterlerden Mehmet Ali ve Özay'ı örnek verebilirim.Isınamadım ben bu ikisine.Ayrıca kahramanların neredeyse hepsinin dikkat çekecek derecede alkole ve sekse düşkünlüğü vardı.
Servet; keskin zekalı bir arkadaş gibi gösterilmeye çalışılmıştı ama o zekanın pırıltıları nedense pek yansımamıştı kitaba.İçgüdüleri ve en önemlisi tesadüfler olmasa çözemezdi olayları.
Azade; evde kalmanın eşine gelmiş, şirin bir ev kızının tam olduğu gibi anlatılmış.Kitaba güzel bir hava katmış.Ama yazar Azade hakkında -en önemli ikinci kişi olması bakımından- biraz daha bilgi vermeliydi.

Kitapta birden fazla olay aynı anda anlatılmaya çalışılmıştı.Ama bu konuda yazar pek başarılı olamamış.Melek'in, Sevda'nın, Cem Öztürk'ün olayları farklı olaylardı ama bunların bir şekilde birbirleriyle ilişkileri vardı.Melek'in kocası onu Sevda ile aldatıyordu; Sevda bir magazin muhabiri olarak Cem Öztürk'ü takip ediyordu.Kadir, Melek'in kocasının ve Cem Öztürk'ün banka hesabını boşaltıyordu...Kısaca kitap; yeterli bütçesi olmayan Brezilya dizileri gibi sadece üç beş karakterle bir şeyler yapmaya çalışılmış, bolca tesadüften oluşan bir diziye benziyordu.Üstüne üstlük kitapta çok önemli bir hata vardı:
Servet ve Azade, Melek'in kocasını takip ettiklerinde onu sadece gecenin geç vakti bir apartmana girerken görmüşlerdi.Azade sadece apartmanın adını not almıştı.Yani adamın girdiği evin adresini ve orda kimin yaşadığını bilmiyorlardı.(sayfa:172)Oysaki 174. sayfada adamın girdiği evde yaşayanın bir kadın olduğu ve adının Sevda olduğu işte şu cümlelerle söyleniyordu:
Azade heyecanla bağırdı."Vay canına!Laptopu mu indirdi kafasına!"
İkisi de aynı anda aynı cümleyi kurdular."Kendini kurtarmak için de, bizim tanıklık yapmamızı istiyor.Polise Sevda'nın adresini vererek, dikkati üzerinden başka bir yere çekmek istiyor."

175. sayfaya geldiğimizde ise:
"Azade, Servet'i bu kez sıkıştıracağını düşünerek, alaycı bir şekilde sordu."İyi de bir kadınla buluştuğundan bile emin değiliz ki?Saçmalıyoruz bence!"
Servet yeniden kahkaha attı."Dikkat etiysen Melek, bir kadın olduğundan çok emin.Ama öğrenmek hiç de zor değil."
Azade memnun bir ifadeyle başını salladı."Bilmiyorum, yine de daha güçlü bir kanıta ihtiyacımız var, diye düşünüyorum.Önce adamın buluştuğu kişinin kim olduğunu öğrenmek lazım."
deniliyordu.Merak ediyorum; yazarımız acaba kitabını baştan sona hiç okumamış mı? Yayın evi de mi hiç okumamıştı ki böyle bir hatayı fark etmemiş?

Bu kitabı bu haldeyken maalesef tavsiye edemiyorum.Ama okumak isteyenlere bir uyarım var:16 yaşından küçükseniz ise okumayınız.

--
Ay Çöreği diyince canı ay çöreği çekipte benim gibi tarifini bilmeyenlere işte tarifi.

26 Şubat 2008 Salı

Yeni Blog

Bu blogumda okuduğum kitapları eleştirmeyi, altı çizilesi cümleleri paylaşmayı düşünüyorum.
İnşallah güzel birşeyler ortaya çıkar.